10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi: Yeni bir sistem tercihi

Cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşunun sonuçları neler olabilir? Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için siyasal sistemimiz içinde cumhurbaşkanlığına biçilmiş misyonu bilmek gerekir. Türk siyasal hayatı toplumsal merkezle siyasal merkezin, ya da milletle devletin mücadelesi biçiminde gelişmiştir.

Cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşunun sonuçları neler olabilir? Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için siyasal sistemimiz içinde cumhurbaşkanlığına biçilmiş misyonu bilmek gerekir. Türk siyasal hayatı toplumsal merkezle siyasal merkezin, ya da milletle devletin mücadelesi biçiminde gelişmiştir.

Siyasal merkezin, yani devletin dayandığı değerler ile toplumsal merkezin, yani milletin referans aldığı değerler farklılaşmış ve adeta devlet milletin karşısında konuşlanmıştır. Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana millet devlette daha geniş bir temsil alanı açmak ve değerlerini devletin merkezine taşımak için mücadele etmiştir. Buna karşılık devlet, milletin değerlerine karşı kapılarını kapatıp, sosyolojik dayanaktan yoksun kendi değerlerini millete dayatmaya kalkmıştır. Parlamenter demokrasi olarak kurulan siyasal sistemimiz içinde, yasama ve yürütmenin milletin belirleyiciliği ile oluşacak oluşu devlet elitlerinin endişe kaynağı olmuştur. Bu endişenin sonucu olarak cumhurbaşkanlığı makamı hem milletin karşısında devletin temsilcisi, hem de seçimlerin istenmeyen sonuçlarına karşı bir vesayet mekanizması olarak kurgulanmıştır. Parlamento ve seçilmiş hükümetler milleti, cumhurbaşkanlığı makamı devleti temsil etmiştir. Bugüne kadar yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, hem oluş biçimi, hem de cumhurbaşkanlarının profili açısından bu durumu teyit etmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamından beklenen bu misyonun sonucu olarak, cumhurbaşkanları kapalı kapılar ardında, bir takım mahfillerin ve güç odaklarının telkinleri ile seçilmiş ve halktan kopuk olmuşlardır. Her kritik durumda refleksleri milletten değil devletten yana oluşmuştur. Seçimler istenmeyen sonuçlar ürettiğinde, cumhurbaşkanlığı makamı devleti millete karşı koruyacak şekilde devreye girmiştir. Ahmet Necdet Sezer ve Süleyman Demirel bunun en yakın örnekleridir. Millete değil kendilerini seçtiren mahfillere karşı taşıdıkları sorumluluk onları milletten koparmış ve siyasete karşı her türlü siyaset dışı müdahalenin önemli bir aracına dönüştürmüştür.

Şimdi ilk defa cumhurbaşkanını doğrudan halk seçecek. Bu değişiklik bugüne kadar cumhurbaşkanlığı makamı için kurgulanmış misyonun bitişi anlamına gelmektedir. Milletin belirleyiciliği, cumhurbaşkanının devletin temsilcisi olarak milletin karşısında konuşlanmasının sonunu getirecektir. Bir takım mahfillerin, güç odaklarının telkinleriyle seçilen ve kendini seçtiren güç odaklarına karşı sorumluluk hisseden cumhurbaşkanlığı dönemi sonlanmış olacaktır.

Ayrıca milletin doğrudan kendisinin cumhurbaşkanını seçecek oluşu, milletle devlet arasında yaşanan gerilimin bitişi için önemli bir kazanımdır. Halkın oyu ile seçilmiş bir cumhurbaşkanı halkın karşısında devletin temsilcisi değil kendini seçen “Cumhur” un temsilcisi olacaktır. Bu da cumhurbaşkanlığını bir vesayet düzeneği olmaktan çıkaracak, demokratikleştirecektir.

Ancak cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşunun asıl önemli sonucu, cumhurbaşkanlığı makamının siyasal rolünün daha da güçlenmesi olacaktır. Anayasada yasama ve yürütmeye ait oldukça önemli ve geniş yetkileri bulunan cumhurbaşkanının bu yetkileri, güçlü ve geniş bir meşruiyet zemini ile birleşince siyasal sistemimizi dönüştürecek bir sonuç doğuracaktır. Cumhurbaşkanlığına biçilen bu siyaset dışı ve vesayetçi misyona rağmen parlamenter sistemin ana aktörü başbakanlıktır. Ancak bu yeni durumda, güçlü meşruiyet zemini ve geniş yetkileri ile cumhurbaşkanı, sistemin ana aktörü haline gelecektir. Bu durumun literatürde karşılığı “yarı başkanlık sistemidir”. Kaldı ki Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü liderlik özelliklerine sahip, karizmatik bir kişilik bu güçlü meşruiyet ve geniş yetkilerle hiçte yadırganmayacak bir fiili yarı başkan olacaktır. Fiilen oluşan bu yeni durumun yasal ve anayasal zeminini hazırlamamak, bundan kaçınmak cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşunun sonuçlarını anlayamamaktır. Toplumsal değişime, sosyolojiye direnmek demektir.

10 Ağustos seçimlerini asıl önemli kılan yalnızca cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşu değildir. Aynı zamanda 10 Ağustos’ta Türkiye için iki sistemin ve iki söylemin oylanacak oluşudur. Sayın Recep Tayyip Erdoğan başından bu yana cumhurbaşkanını halkın seçeceği bir sistemin artık eskisi gibi olmayacağını, olamayacağını, bunun bütünüyle yeni bir dönemin başlangıcı olacağını vurgulamaktadır. Hatta 10 Ağustos’la birlikte yeni bir cumhurbaşkanı profili oluşacağını, “koşan, terleyen” bir cumhurbaşkanı, yani sembolik ve temsil konumunda olan değil, yasama ve yürütmeye dair tüm yetkilerini kullanan bir cumhurbaşkanı olacağını söylemektedir. Bunun anlamı hem siyasetin içinde hem de yürütmenin başı bir cumhurbaşkanlığıdır. Bu açıdan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemi ve önerdiği cumhurbaşkanı profili yeni bir sistem önerisi içermektedir. Türkiye’nin klasik parlamenter sisteminin değişmesini, başkanlık sistemine evrilecek bir siyasal sistemin inşasını önermektedir.

Öte yandan Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığına karşı çıkan ve İhsanoğlu’nun etrafında birleşen çatıcılar, cumhurbaşkanının “siyaset dışı” kalması, sembolik olması ve devleti temsil etmesi gerektiğini savunmaktadırlar. İhsanoğlu da seçildiği taktirde kendisi için çizilen sınırlar ve Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamına biçilen misyon içinde kalacağını açıkça vurgulamaktadır. Bu söylem yeni cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşunu siyasal bir durum olmaktan ötede teknik bir durum olarak görmek istemenin sonucudur. Cumhurbaşkanını halkın seçecek oluşuna siyasal bir anlam yüklerseniz, bu seçimin sonuçları da siyasal olur. Ancak halkın seçecek oluşunu yalnızca bir teknik durum olarak yorumlarsanız mevcut statükonun devamı yönünde bir tercih belirtmiş olursunuz. İhsanoğlu ve çatıcıların tercihi de bu yöndedir. Yani bu yeni durumun doğuracağı siyasal sonuçları örtmek, görmezden gelmek, statükonun devamını istemek anlamı taşımaktadır.

10 Ağustos seçimlerine yüklenen anlam bu iki söylemde somutlaşmaktadır. Dolayısıyla 10 Ağustos’ta millet yalnızca adaylar arasında bir tercihte bulunmayacak, onların şahsında bu iki söylem, yani statüko ile değişim arasında bir tercihte bulunacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesi çok açık bir şekilde sistemin değişmesi yönünde bir irade beyanıdır. Aksi bir tercih cumhurbaşkanlığının mevcut rolü ile sürdürülmesini, yani statükonun devamını istemek sonucunu doğuracaktır.

Bütün göstergeler Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk tur da cumhurbaşkanı seçileceğine işaret ediyor. Bu 10 Ağustos sonrası yeni bir durumla karşı karşıya kalacağımızın da göstergesidir. Erdoğan’ın seçilmesi milletin sistem değişikliğine vize vermesi anlamına gelecek ve Erdoğan bu sonuçların gereğini yerine getirecektir. Yani bütün yetkilerini kullanan “ koşan, terleyen” bir cumhurbaşkanı olacaktır. Aslında bu sonuç bir yönüyle yeni bir durumun başlangıcı bir yönüyle de siyasal bir krizin göstergesidir. Yasal ve Anayasal zemini muhalefet tarafından sürekli tartışılacak bir fiili yarı başkanlık durumu doğmuş olacaktır. Türkiye bu durumu uzun süre taşıyamaz. Bu nedenle 2015 genel seçimleri 10 Ağustos seçimlerinin tamamlayıcısı olacaktır. 10 Ağustos’ta sistemin değişmesi yönünde güçlü bir iradenin konulması 2015 seçimleri bu iradenin sonuçlarının inşa edileceği yeni bir eşik niteliği kazanacaktır.