Kimlik değil değer odaklı siyaset

Türkiye sürekli gerilim, çatışma ve düşmanlığın hâkim olduğu bir siyasal atmosfere sahip. Bu atmosfer bir taraftan siyasetin normalleşmesini engellerken diğer yandan gerilim çatışma ve düşmanlığı siyasal zeminden toplumsal zemine de kaydırma potansiyeli taşıyor.

Yeni Şafak | | 03 Aralık 2012

Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/yerel/kimlik-degil-deger-odakli-siyaset-430189

Türkiye sürekli gerilim, çatışma ve düşmanlığın hâkim olduğu bir siyasal atmosfere sahip. Bu atmosfer bir taraftan siyasetin normalleşmesini engellerken diğer yandan gerilim çatışma ve düşmanlığı siyasal zeminden toplumsal zemine de kaydırma potansiyeli taşıyor. 

Siyasal hayatımıza gerilim, çatışma ve düşmanlığı hâkim kılan en önemli unsur siyasetin kimlikler üzerinden yapılıyor oluşudur. Kimlikler Türk siyasetinin en önemli belirleyenidir. Etnik, dini ve mezhepsel kimlikler üzerinden ve bu kimliklere dayalı bir siyaset doğal olarak gerilim, çatışma ve düşmanlık üretmektedir.

Kimlik siyaseti, etnik, dini ya da mezhepsel türdeşliğe sahip bir topluluğun sorun ve farklılıklarını siyasal talebe dönüştüren bu topluluğu ve bu topluluğa ait talepleri siyasal eylemin merkezine yerleştiren bir siyaset yapma biçimidir. Kimlik siyasetinin merkezinde siyasetin yalnızca bir kimliğin taleplerinin manivelası haline gelmesi, bir kimlik adına siyasal taleplerin ön plana çıkarılması söz konusudur. Bunun tabii sonucu olarak kimlikler toplumsal ve kültürel birer veri olmaktan çıkarak siyasal bir araç haline dönüşmektedir.

Kimlik siyaseti çatışmacıdır. Gerilim ve düşmanlık üretir. Aslında farklılıkların tanınması gibi çok haklı bir talebe dayanıyor olmasına rağmen, farklılıkları ayrışma nedeni haline getirir.  Her bir farklılık siyaseti, kendi farklılığının önemsenmesi, diğerlerinin önemsenmemesi, bizden olanın iyi ve haklı, olmayanın kötü ve haksız olduğu bir ayrıştırıcı araç haline dönüştürmektedir. Kimlik Siyaseti Hak, Adalet ve Özgürlük talebini bir kimliğin taleplerinin sınırlarına hapsetmektedir. İnsan yerine, bir kimliği; insanın hak, adalet ve özgürlük arayışı yerine bir kimliğin arayışını yerleştirmektedir.

Bir taraftan farklılıkları öldüren otoriter ve totaliter yapılara itiraz geliştiriliyor görünürken diğer yandan mikro totaliterizmler üretmektedir. Aslında kimlikler bizatihi totaliter bir öz taşımaktadır. Bir tarafıyla da kimlikler siyasetin konusu ve malzemesi haline gelerek bu totaliter özü harekete geçirmekte, bireyselliklerin, bir kimlik içinde farklılığını üretebilmesini engellemektedir. Bu açıdan kimlik siyaseti dışa doğru özgürlükçü içe doğru ise baskıcıdır. Bu baskı hem siyasal hem de psikolojik araçlarla kimlik içi farklılıkları örtmektedir.

Siyasetin merkezine herhangi bir dini, etnik ya da mezhepsel farklılığı yerleştirmek, bir arada daha büyük bir varlığın içinde (Ulus-Devlet’i kastetmiyorum) yaşama imkânlarını zayıflatmaktadır. Öncelikle bizim coğrafyamız farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü bir medeniyet geçmişine sahiptir. Bu nedenle başta Türkiye olmak üzere bu coğrafya etnik, dini ve mezhepsel faklılıklarıyla var olagelmiştir. Dünyanın küresel güçleri bölgesel birlikler yoluyla sınırlarını ve imkânlarını büyütmeye çalışırken, küreselleşme ile sınırların engellerini aşarken, İslam coğrafyası kimlik siyaseti ile daha da küçük parçalara ayrışmaktadır. Birçok yerde her bir unsur, farklı oluşlarına dayalı daha türdeş mikro yapılar üretmeye çalışmaktadır. Kimlik siyaseti bir arada yaşama imkânını zayıflattığı için bütünleşme yerine parçalanmalar doğmaktadır. Ve tabii ki sonuç olarak siyasallığın daraldığı ve hatta şiddetin meşrulaştığı bir zemine kaynaklık etmektedir.

Kimlik siyasetini üreten en önemli etken inkâr politikalarıdır. Aslında Modern Ulus-Devletler farklılıkları bastırıp homojen bir topluluk üretmeyi hedeflemiştir. Türkiye Cumhuriyeti çok din ve etnisiteli bir imparatorluğunun bakiyesi üzerinde, var olabilmenin zorunlu nedeni olarak homojen yeni bir ulus inşa etmeyi görmüştür. Yeni bir ulus inşa etmek yeni bir kimlik inşa etmek demektir. Bu nedenle özellikle gayrimüslim unsurlar, göç, mübadele ve kıyımlarla yok edilirken Müslüman unsurlar da tek bir homojen kimlik içerisinde eritilmek istenmiştir. “Türk, Müslüman, Laik ve Sünni” olarak tanımlanan bu kimliği inşa edebilmek için bu kimliğin sınırları dışında kalanlar inkar politikaları ile karşı karşıya kalmıştır.

Devletin tanımladığı tek meşru kimliği kurmak totaliter ve baskıcı yollarla sağlanmaya çalışılmıştır. Farklı unsurları farklılıklarına rağmen bir arada tutan ortak anlam dünyası yıkılmış ve yerine yeni bir anlam dünyası kurulmak istenmiştir. Bu yeni anlam dünyası farklılıkları bir arada tutacak güçlü ve derin bir birleştiricilikten yoksun olduğu için de bir arada yaşama imkânları zayıflatılmıştır.

Kimlik siyaseti inkar, asimilasyon, baskı siyasetinin sonucudur. Bir özgürleşme aracı olarak kimlik siyaseti doğmuştur. Ancak bir özgürleşme aracı olarak kullanılmasına rağmen, çatışma, gerilim ve düşmanlıklara kaynaklık etmektedir. Oysaki kimlik farklılıklarından kaynaklanan sorunların aşılması siyasetin kimlikler üzerinden değil değerler üzerinden yapılmasına bağlıdır. Her insan bizatihi insan olması hasebiyle muhteremdir. Dini, dili, mezhebi, iyi hayat tercihi ne olursa olsun yalnızca insan olması nedeniyle muhteremdir. Her şey insan içindir. Devlette, siyasette, ekonomi de insan içindir. Her insan Müslüman, Kürt, ya da Alevi oluşu nedeniyle değil yalnızca insan oluşu nedeniyle haklara sahiptir. Dolayısıyla özgürleşmenin yolu kimliklerimizi siyasal birer manivela olarak kullanmak değil, insanlığın ortak değerlerini siyasetin merkezine koymaktır.

Adalet, eşitlik, özgürlük ve hakça paylaşımı merkeze almak ve siyaseti bu değerler üzerinden tüm insanları muhatap alarak yapmak özgürleştirir. Özgürleşmek her bir beşeri varlığı tüm varoluş biçimiyle tek ve biricik görmekle mümkün olabilir. Barış ve esenlik için kimlikleri siyasetin manivelası olmaktan çıkarıp değerleri siyasetin merkezine yerleştirmeliyiz. 

Söylediğim gibi kimlik siyaseti aslında bir savunma siyasetidir. Devletin inkar, asimilasyon ve baskı politikalarına karşı bir varolma ve özgürleşme yolu olarak doğmuştur. Dolayısıyla siyaseti gerilim, çatışma ve düşmanlık hattından çıkarmak ve kimlik siyaseti yerine değerler siyasetini hakim kılmak öncelikle devletin bir kimlik dayatma aracı olmaktan çıkarılmasına bağlıdır. Devlet vatandaşına kimlik dayattıkça, her farklılığı bir tehdit olarak gördükçe, bölünme paranoyası ve iç tehdit olgusu ile hareket ettikçe kimlikler siyasetin merkezinde olmaya devam edecektir. Kürt’te, Alevi de, devletin müsaade alanından daha fazlasını isteyen dindar da, kendini tam ve kamil manada özgür hissetmedikçe kimlikler siyasetin belirleyeni olacaktır. Devlet dinleri, mezhepleri, dilleri, ırkları, yaşam biçimlerini, inanç ve düşünce biçimlerini zenginlik olarak görmek zorundadır. Yaklaşık 90 yıldır yaptığı gibi hala kimlik dayatmaya devam eder, en tabi hakları bile kısıtlamayı sürdürür, bireyi devletin çarklarına kurban ederse barış ve esenliği sağlamak mümkün olmayacaktır.