Osmanlı Düşünce Hareketlerinde Kültür ve Medeniyet Tartışmaları

Kültür ve medeniyet tartışmaları bütün bir modernleşme tarihimizin en önemli tartışma alanlarından biri olmuştur. Osmanlıda yenileşme hareketlerinin başlamasıyla beraber Müslüman doğu ile Hristiyan Batı karşılaşmış ve bu karşılaşmanın sonuçları bir dizi yeni tartışma konusu üretmiştir.

Medeniyet Tasavvuru Dergisi Sayı 1 - Ekim 2014

Kültür ve medeniyet tartışmaları bütün bir modernleşme tarihimizin en önemli tartışma alanlarından biri olmuştur. Osmanlıda yenileşme hareketlerinin başlamasıyla beraber Müslüman doğu ile Hristiyan Batı karşılaşmış ve bu karşılaşmanın sonuçları bir dizi yeni tartışma konusu üretmiştir.

Osmanlının son dönemi ile erken Cumhuriyet dönemi düşünce hareketlerine bakıldığında Kültür ve Medeniyet tartışmalarının önemli bir yer işgal ettiği görülecektir. Özellikle Batılılaşma isteği ve süreçlerinin ürettiği tartışma havzalarında ana konu kültür ve medeniyet olmuştur. Bu bağlamda, İslamcılık, Türkçülük ve Garpçılık gibi Osmanlı siyasi akımları ile Cumhuriyet dönemi fikir hareketleri içerisinde yer alan önemli düşünürler, kültür ve medeniyeti meselesini tartışmışlardır.

Bize göre kültür ve medeniyet tartışmalarını farklılaştıran unsur Batı algısı olmuştur. Batı algısını üç kategoride değerlendirmek mümkündür.

1. Batı bir küldür. Bütündür, tümüyle alınmalıdır.

2. Batının tekniği ayrı, kültürü ayrıdır.

3. Batı bir küldür. Tümüyle reddedilmelidir.

Gerek son dönem Osmanlı aydınları gerekse erken Cumhuriyet aydınlarının kültür ve medeniyet tartışmaları bu üç kategorik batı algısı içinde şekillenmiştir.

Radikal Batıcılar batıyı ahlakı, kültürü, tekniği ve medeniyeti ile bir bütün olarak görmüşler ve bu anlamda Batının uygarlık düzeyini yakalayabilmenin tümüyle bu batı ailesinin bir ferdi olmaya bağlı olduğu sonucuna varmışlardır. Erken Cumhuriyet döneminin kemalist kadrosu ile Osmanlının garbçı aydınlarının önemli bir kısmını bu kategoride değerlendirmek mümkündür.

Önemli bir aydın grubu ise Batının kültür ve medeniyetinin ayrı şeyler olduğu dolayısıyla Batının tekniğinin alınıp kültür ve ahlak gibi moral değerlerinin alınmaması gerektiğini savunmuşlardır. Özellikle II. Meşrutiyetten sonraki düşünce ortamının en önemli konusu bu olmuştur. Temel olarak bu sava sahip olan ama kültürün unsur ve kaynakları, medeniyet ve tekniğin aktarılmasıyla ilgili yöntemler konusunda nüans farklarına sahip aydın grubu dönemin Türkçü, İslamcı, Osmanlıcı, hatta bazı batıcı hareketleri içerisinde yer almıştır. Erken Cumhuriyet döneminin gelenekçi muhafazakârlarını ve Cumhuriyet dönemi İslamcı aydınlarını da bu kategoride değerlendirebiliriz.

Buradan baktığımızda aslında tüm fikir hareketlerinin bir anlamda “Batıcılık” ortak paydasına sahip olduklarını söylemek yanlış olmasa gerek. Bu bağlamdaki yaklaşımları nedeniyle İslamcılar, Türkçüler hatta bazı batıcı aydınları aynı kategoride değerlendirmek mümkündür.

Osmanlının 18. ve 19. yüzyıl düşünce hareketlerinin en önemli sorunsalı Batı olmuştur. Batı sorunu özde Batının gelişmişliği ve ilerlemişliği karşısında Osmanlının inhitatının nasıl durdurulacağını ifade etmektedir. Osmanlı düşünce adamının önünde çözüm bekleyen Batı sorunu onun tüm yönelimlerini derinden etkilemiştir. Uzun süre dışındaki dünyaya gözlerini kapayan Osmanlı yönetici eliti harp meydanlarında karşılaştığı ilk yenilgi ile sarsıntı yaşamış ve kaybedilen topraklarla yeni bir sürece girmiştir. Bu süreç bir şeyi ortaya çıkarmıştır: Ne Batı eski Batıdır, ne Osmanlı eski Osmanlı. Alınan yenilgiler bakışları Batıya yöneltmiştir. Ne oldu da onlar kazanıyor bizler kaybediyoruz?

Osmanlı eliti için 18. ve 19. yüzyıl bu soruya cevap aramak ve bulunan cevapların sonuçlarını tartışmakla geçmiştir. Özellikle II. Viyana kuşatması sonrasında yaşanan toprak kaybı, 1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça Antlaşmaları imparatorluk için yeni bir durumun keskin işaretleridir.[1] Bu yeni durumda kazanan Batı kaybeden Osmanlı olmuştur.

Osmanlının kayıpları gözleri Batının askeri üstünlüğüne yöneltmiş ve bu yönelimle ilk defa Osmanlı “Batının üstün oluşu” fikri etrafında askeri yeniliklerle Batı etkisine açılmıştır. Askeri yenileşme talep ve ihtiyacı batının etkisini yoğunlaştırırken aynı zamanda Osmanlı eliti Batıya ilgi duyar hale gelmiştir. Bu ilgi zamanla Osmanlı elitini Batı ile Osmanlı arasında karşılaştırmalara götürmüş ve bu karşılaştırmalar sonucu başta askeri alan olmak üzere hemen her alanda belirgin bir batı ilerlemişliği ve Osmanlı geri kalmışlığı fotoğrafı doğmuştur. Batının ilerlemişliği ve Osmanlının geriliği tesbiti dönemin Osmanlı elitini bir dizi soruya cevap aramaya itmiştir. “Osmanlı neden geriliyor?”, “Geri kalmışlığımızın kaynakları nelerdir?”, “Batı nasıl oldu da bize üstün geldi?”, “Batının bu üstünlüğünün kaynağı nedir?”, “Biz geri kalmışlığımızı nasıl yenebiliriz?”, “Batıyı yakalamak için neler yapmalıyız?”, “Gelişme ve ilerlememizin muharrik gücü ne olacaktır?”

Bu kabil sorular bir müddet sonra geriliğin sadece askeri alanla sınırlı kalmadığı idari, hukuki, mali ve teknik bir dizi alanda oluştuğu, batının bu alanların tümünde belirgin bir üstünlüğe eriştiği sonucunu doğurmuştur.

Dolayısıyla öncelikle askeri alanda yenileşme isteği ile başlayan Batıya yönelim bu gerçeğin kavranmaya başlanması ile hemen her alana teşmil edilmeye başlanmıştır. Batıya yönelimin genişleyen çapı Osmanlı modernleşmesinde ideolojik açıdan yeni bir boyut ortaya çıkarmıştır. Doğu – Batı kültür çatışması.[2]

“Osmanlı geri kalmıştır. Batı ise gelişmiş, ilerlemiş ve üstün bir “medeniyet” seviyesine ulaşmıştır. Geri kalmışlığımızı yenmeliyiz. Batı karşısında kaybettiğimiz gücümüze yeniden kavuşmalıyız. Bunun içinse batının üstünlüğünü doğuran saikler neyse tesbit edip onlara yönelmeli geri kalışımızın nedenleri ne ise tesbit edip onlardan da kurtulmalıyız.” Aslında varılan en temel sonuç buydu. Osmanlı elitini farklılaştıran ve Osmanlı düşünce hareketlerini doğuran unsur geriliğimizin ve batı üstünlüğünün nedenlerine dair ortaya konulan farklı tesbitler olmuştur. Bu farklı tesbitler beraberinde çözüm arayışlarındaki farklılaşmaları, dolayısıyla Osmanlı fikir cereyanlarını doğurmuştur.

Osmanlı fikir cereyanları geriliğimizin kaynakları ve ilerlemenin saiklerine dönük tartışmaların eksenini doğu – batı çatışmasına dolayısıyla kültür, medeniyet, millet, örf, anane, dini inanç vb. değerler eksenine taşımıştır. 18. ve 19. yüzyılarda Osmanlı elitinin yoğun tartışma alanı bu nedenle Kültür, Medeniyet, Teknik olmuştur. Bugün de hala önemli tartışma konularımızın başında, kültür, medeniyet ve teknik tartışmaları gelmektedir.

Aslında iki temel çelişki söz konusudur. Birincisi; Osmanlı toplumunun değerler dünyası İslam’la şekillenmiştir. Batı Hristiyan Osmanlının ana unsuru ise Müslümandır. Müslümanlara göre İslam son din ve en yüce dindir. Hristiyanlık ise batıl ve tahrif edilmiş bir inanç sistemidir. Dolayısıyla Osmanlı ile Batı farklı kültürel kodlar ve medeniyet havzasına aittir. Ama can alıcı bir durum söz konusudur. Son ve en yüce din olan İslam inancına sahip Osmanlı geridir. Batıl bir inanç sistemine sahip olan Batı ise ilerlemiş gelişmiş ve uygardır. Bizde ilerlemek ve batının uygarlık düzeyini yakalamak zorundayız. Ama Müslüman bir toplum ile Hristiyan bir toplum arasındaki bu üstünlük ilişkisinde dini nereye oturtacağız?

İkinci temel çelişki ise milliyet fikri etrafında oluşmaktadır. Dünya milletler çağına girmiştir. Her millet kendi milletinin değerleri üzerine ulus devletleşmeye yönelmektedir. İmparatorluklar çağı kapanmak üzeredir. Ancak farklı unsurlardan oluşmuş bir Osmanlı toplumu olduğu için ortada bir millet yoktur. Milleti ortaya çıkarabilmek için ona ait bir tarih, ona ait bir kültür ve yüce, üstün bir soy inancı gerekmektedir. Türkler çok köklü bir tarihe, kültüre ve yüce bir soya sahiptir. Bu anlamda dünyaya yön vermişlerdir. Ama yüce Türk Milleti geridir. Hristiyan Avrupa ise gelişmiş, uygarlaşmıştır.

İşte bu iki çelişki; İslamlığı muhafaza etmek, Türkleşmek ve milli bir şuur yaratmak isteği ile Batının uygarlık düzeyini üreten saiklere sahip olmak isteği, çelişkisi kültür medeniyet tartışmalarını doğurmuştur. Yani İslam ve Türk kalarak ilerlemek, Batının eriştiği uygarlık düzeyine ulaşabilmek, geri kalmışlığımızı aşmak, Batının üstünlüğünün somut göstergesi olan teknik gelişmişliğe sahip olabilmek. Bu nasıl olacaktır? Aydınımızın kafasındaki soru budur: Batı medeniyeti dışında mümkün bir medeniyet üretilebilir mi? Medeniyet nedir? Teknik ve medeniyet ilişkisi nasıl oluşmaktadır. Kültür Nedir? Kültür – Medeniyet ilişkisi nasıldır? Tek bir kültür var mıdır? Medeniyet ve kültür birbirinden ne kadar ayrı olgulardır? Teknik ve kültür arasındaki ilişki nedir? Tekniği doğuran unsurlar nelerdir? Tekniği kültürden nasıl ayırabiliriz? Türk kültürü, İslam kültürü var mıdır? Türk medeniyeti, İslam medeniyeti var mıdır? Tüm bu sorular Kültür ve Medeniyet tartışmalarının temel sorulardır.

Birçok Osmanlı aydını ve erken Cumhuriyet aydını bu soruları eksen alan yoğun bir kültür medeniyet tartışması yapmışlardır. II. Meşrutiyet sonrası İslamcılar, Garpçılar, Türkçüler, Cumhuriyet döneminde, Kemalistler, Muhafazakârlar, bazen çakışan bazen çelişen yaklaşımlarla Kültür ve Medeniyet meselelerini tartışmalardır. 

Düşünce dünyamızın en önemli sorunu Batı olunca tartışma konularımızın da önemli bir kısmı bu sorun ekseninde oluşmuştur. Batı sorunu Osmanlının çözülüş döneminde tüm bir düşünce dünyamızın eksenidir. Temel mesele Batı karşısında oluşmuş yeni durumumuzun Batıya göre konumlanışı meselesidir. Bütün bir modernleşme süreci, eksenine Batının yerleştiği temel tartışmalarla şekillenmiştir.

Bu bağlamda Kültür ve Medeniyet tartışmaları da aslında Batı sorunu çerçevesinde tartıştığımız ana konulardandır. Yakın zamanlara kadar fikir dünyamızda önemli bir yere sahip olan Kültür – Medeniyet tartışmalarını anlamak için Osmanlı modernleşme dönemlerine yönelmek doğru bir tercih olacaktır. 18. ve 19. yüzyıl Osmanlısında farklı fikri ve siyasi akımların doğmasının temel nedeni “Osmanlı inhitatının” nasıl durdurulabileceği sorusuna verilmiş farklı cevaplardır. Ancak kurtuluşumuz nasıl olacak sorusuna üretilen cevapların hemen hepsinde ortak payda Batıya göre bir vaziyet alış içeriyor oluşudur. Bu vaziyet alışları belirleyen en önemli olgu ise Batı algısıdır.

Osmanlı düşün adamının Batı algısını iki biçimde, Batıya karşı vaziyet alışını üç biçimde kategorize edebiliriz. Yani batıyı tüm unsurları ile bir bütün kabul etme anlayışı ve Batının kültür değerleri ile medeniyet değerleri arasında bir ayrıma dayanan Batı algısı. Bu algının ürettiği vaziyet alışı da, toptan kabulcü, toptan retçi ve telifçi olmak üzere üç kategoride değerlendirebiliriz.

Düşünce dünyamızın şekillenmeye başladığı Osmanlı çözülüş döneminde de Cumhuriyet döneminde de Kültür – Medeniyet tartışmalarımızı bu algı biçimi şekillendirmiştir. Konuyu tartışmış her düşünce adamı ürettiği düşüncelerini bu kategorik alanlardan birine yaslanarak üretmiş ve Osmanlı çözülüş döneminde başlayan Kültür ve Medeniyet yaklaşımları hem Batıyı algılama hem de Batıya vaziyet alış açısından bu kategoriler içinde kalmıştır.

Cumhuriyet dönemi aydınları da meseleyi genel olarak bu kategorik çerçevede tartışmışlardır. Dolayısıyla Kültür – Medeniyet meselesini doğru kavramanın yolu bugünden düne bir izlek içerisinde tartışmanın doğduğu asıl tarihsel dönemin şahitliğine başvurmak olacaktır.

Aslında bu tarihsel dönem 200 yıllık tüm bir fikri ve siyasi hayatımızın meselelerine kaynaklık etmektedir. Yani bugün olan fikri ve siyasi hareketler ve tartıştığımız bir çok konu Osmanlının buhran dönemlerinde filizlenerek bugüne uzanmıştır. O nedenle dönemin şehadeti meselelerimizin anlaşılabilmesinin önemli bir anahtarıdır.

Türkleşmek, Muasırlaşmak ve İslamlaşmak dönemin tebarüz etmiş siyasi akımlarıdır. Osmanlı aydını kurtuluş arayışlarına Türklüğü, çağdaşlaşmayı veya İslamlaşmayı temel alarak çözümler ürettiği için, çözümün temeline koyduğu bu olgulara göre siyasal olarak kategorize olmuştur. Aslında hepsinde soru aynıdır. Çöküşümüzü nasıl durdurabiliriz? Kurtuluşumuzun yolu nedir? Hemen hemen bulunan cevaplarda aynıdır. “Batılılaşarak”. Bir çelişki gibi durmakla beraber bana göre Türkçülerinde, İslamcılarında, Garpçılarında ortak noktası Batılılaşma isteğidir. Mesele sadece bunun nasıl ve ne kadar olacağı ile ilgilidir. Tarık Zafer Tuna’ya bu isteği şöyle ifade etmektedir:

Batılılaşmak, niçin? Çünkü, Batı Osmanlı İmparatorluğu’na ve Doğu’ya nazaran sırf teknik değil, aynı zamanda medeni bir üstünlük arzediyordu. Batılılaşmak Doğulu kitlelerin içinde bulundukları geri ve aşağı hayat şartlarından kurtulmak demekti. Fakat Batılılaşmak için her şeyden önce, Batı’nın üstünlüğünü kabul ve itiraf etmek lazımdı…

“18. yüzyılda Avrupa (veya Batı) kuvvetli, Osmanlılar zayıftır. Batı, durmadan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı zaferler kazanmakta, Osmanlı içinde yayılmaktadır. Avrupa Osmanlıyı medeniyetin gerileticisi ilan ederek Avrupa’dan atmak istemektedir. Zayıflayan imparatorluk, eski yüceliğine kavuşmak için, daha doğrusu ölmemek için, tek tedbirin Batılılaşma olduğunu kabul etmişti. Batılaşmak bir nefis müdafaası, bir yaşama prensibi olmuştur. Ya modern bir devlet olacaktı Osmanlı İmparatorluğu yahut da yok olacaktı. Fakat Batılılaşma istemek ile Batılı olmak arasında fark vardı. Bunun için evvela Batı’nın üstünlüğünü kabul etmek lazımdı. Sadece bir itirafla da geniş bir programı gerçekleştirmek mümkün değildi. Bir mesele daha vardı: Batılılaşmanın mahiyetini tayin etmek. Batılılaşmak bir teknik iktibas mıdır? Yoksa bir medeniyet alanından diğerine geçmek midir? Doğu medeniyetini terk ederek, Batı medeniyetini olduğu gibi kabul etmek midir?”[3]

Yani Batılılaşmak nasıl ve nereye kadar? Bu sorulara verilen cevaplar hep Kültür ve Medeniyet kavramlarına yönelerek ve Osmanlı ile Batı medeniyeti arasında karşılaştırmalar yaparak üretilmiştir. Cevaplar üretilirken iki temel etken belirleyici olmuştur. Birincisi daha önce ifade edildiği gibi Batı algısı, İkincisi ise Osmanlının kurtuluşuna dair sunulan projelerin dayandırıldığı fikri temeller. (Türklük, İslamlık, Garplılık). Bu açıdan Kültür ve Medeniyet meselelerine bu üç cereyana mensup aydınlar yer yer çakışan yer yer de çatışan yaklaşımlar sergilemişlerdir. Meseleyi daha iyi anlamak için üç siyasi akımın da yaklaşımlarına kabaca göz atmak istiyoruz.

İslamcılara Göre Kültür ve Medeniyet Tartışmaları

İslamcıların genel olarak Batıyı tümden reddetmek gibi bir yaklaşımı benimsediklerini söyleyemeyiz. Ancak Batılaşma konusunda da rahat değillerdir. Bununla beraber “İslam Dünyası İnhitat Halindedir”. Yükselmek içinse batıya muhtaçtır. Fakat Batının nesine muhtaçtır? Batıdan ne almalıdır, ne almamalıdır? [4] Sorularını sıkça sormaktadırlar.

İslamcılar Batının ulaştığı teknik üstünlüğü ve Doğunun geriliğini can yakıcı bir şekilde gördüklerinden yükselmek için kendilerini Batıya muhtaç olarak görüyorlar. Ancak karşı karşıya kaldıkları 4 temel sorun söz konusudur.

1. Doğu Müslüman Batı ise Hristiyandır. İslam son ve en yüce din, Hristiyanlık ise batıl ve bozulmuş bir dindir. İslam dini Yahudi ve Hristiyanlara benzemeye çalışmayı kesin bir dille yasaklamıştır.

2. Batı saldırgan ve sömürgecidir. Asırlarca Haçlı savaşları yaşanmıştır ve gelişmişliğinde sömürgeciliğinin payı da vardır.

3. Batı ahlaki açıdan zayıf ve düşüktür.

4. İslam, ahlaki değerler, adalet ve kardeşlik duyguları açısından üstündür. [5]

Bu temel kabuller İslamcıları Batıdan alınacaklar ve alınma biçimi konusunda sınırlamıştır.

Dönemin önde gelen İslamcılarının görüş ve düşünceleri bu bakımından açıklayıcı olacaktır. M. Şemsettin Günaltay’ın (1883 – 1961) muasırlaşmaya dönük aşağıdaki ifadeleri bu açıdan dikkat çekidir.

“Vatanımıza yönelik ihtiraslar, hayatımıza düşman rakip milletler karşısında mevcudiyet ve istiklalimizi ancak ve ancak teceddüd ve tekamül faaliyetinde göstereceğimiz azim, sebat ve ciddiyetle muhafaza edebiliriz. Fakat asrileşmek bizi hiçbir şekilde milliyetimizden, dinimizden uzaklaştırmaz.

Muasırlaşacağız diye bütün milli ve dini hüviyetimizden soyulacak olursak – ki ictimai kanunlara göre bu muhaldir – asrileşmiş olmaz, ölürüz. Nasıl ki teceddüd ve tekamüle karşı derin bir nefret göstererek eski kabuklarımızda kalmak istersek küflenir, uyuşur ve yine ölürüz.

Milli ve ferdi hayatımızı kurtarmak, tekâmül ve terakki etmek için asrın teknik ve fenlerinden, usul ve felsefesinden, sanayi ve sanatlarından istifadeye mecburuz. Bizim için mukadder olan tarihi rolün başarı ile yerine getirilmesi ve bu mecburiyete teslim olmak ve boyun eğmekle mümkün olur. Hem harici müdafaayı temin etmek, hem de dahili iktisada hakim olabilmemiz ancak asri bir zihniyetle, batının sanayi ve fenlerinden, ilmi usullerinden aydınlanmak sayesinde mümkün olabilir.” [6]

Aslında İslamcıların Batı meselelerindeki tutumlarını en net ve veciz bir şekilde Mehmet Akif’in dizelerinde buluruz.

Başka yerlerde taharriye heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet,

Çünkü her noktada taklid ile sökmez hareket.

Alınız ilmini garbın alınız sanatını,

Veriniz hem de mesainize son süratini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız,

Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.

İyi hazırda tutun ettiğim ihtarı demin

Bütün edvar-ı terakkiyi yarıp geçmek için,

Kendi mahiyet-i ruhiyeniz olsun kılavuz,

Çünkü beyhudedir ümmid-i selamet onsuz

 

Bu cihetten hani hiç yılmasın, oğlum gözünüz,

Sade Garb’ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber gece gündüz didinin

Giden üçyüz senelik ilmi sık elden edinin!

Fen diyarında sızan nâ-mütehani pınarı,

Hem için, hem getirin yurda o nafi suları [7]

 

Bu dizelerden;

Garbın ilmini ve sanatını almadan yaşamanın artık kabil olmadığı, bu nedenle son sürat garbın ilim ve sanatının alınması gerektiği, ilim ve sanatın milliyetinin olmadığı, ancak garbın ilim ve sanatını alırken ruhi özelliklerimizin, yani ahlakımız ve maneviyatımızın kılavuzumuz olması gerektiği, aslında bize ait olan ama üçyüz yıldır kaybettiğimiz, ilim, fen ve sanatı yurda getirmemiz gerektiği sonuçları çıkmaktadır.

Aslında İslamcılığın Batıya dönük bütün yaklaşımının özünü burada bulmuş oluyoruz.

Said Halim Paşa’nın şu sözleri İslamcıların Batı Medeniyeti ile ilgili yaklaşımlarına dair başka bir açıklayıcı örnek özelliği taşımaktadır.

“Batı medeniyetinden istifade teşebbüslerimizin hezimetle neticelenmesine rağmen, şunu da itiraf etmeliyiz ki, milli terakkimizi temin için, o medeniyetten büyük ölçüde faydalanmaya mecburuz. Ancak bizzat yaptığımız tecrübeler, kat’i olarak ispat etmiştir ki, Batı medeniyetinden hakikaten istifade edebilmemiz, onu aynen tatbik ile mümkün değildir.

Şu halde bizim de şimdiye kadar takip etmemiz gereken yol, Avrupa medeniyetini millileştirmek, yani mümkün mertebe muhitimize ısındırmak olacaktı.

İşimiz, medeniyetimizin gelişmesi için gerekli ve ona uyabilecek olan şeyleri Batı’dan alarak, kendimize tatbik etmekten ibaret olmalıydı.

Kendi medeniyetimizi geliştirmek için, kendisinden istifade imkânına sahip bulunduğumuz, daha üstün bir medeniyetten faydalanmayı istemek, aslında çok yerindedir.  Bu istek hem müşahede ve mukayese zihniyetimizi, hem öğrenmeye olan şevk ve gayretimizi, hem de zeka ve düşünce gibi kabiliyetlerimizin gelişmesini temin ederek, manevi varlığımızın kuvvetlenmesine yol açar. Milletleri selamete götürecek meşru ve tabii yegâne metod da budur.”

Bu güzel arzu, tetkik ve faaliyetlerimizi daha verimli kılacak ve devamlı olarak harekete getirip arttıracak bir uyarcı hükmündedir. Bu sayede hem kendi medeniyetimizi, hem de Avrupalılarınkini, tam olarak öğrenmiş ve incelemiş oluruz.[8]

Özetlemek gerekirse İslamcılar Batı konusunda eklektik bir tutumu benimsemişlerdir. Bu telifçi tutum Batının sınai, fenni, ilmi ve teknik gelişmişliğini alıp İslam’ın ahlaki ve kültürel özellikleriyle birleştirilmesini Müslümanların ve İslam dünyasının kurtuluş yolu olarak görmektedir. Aslında Batının üstünlüğünü merkeze alan bu yaklaşım; “hikmetin mü’minin yitik malı olduğu ve nerede bulursa alması gerektiği” prensibine dayanmaktadır.[9]

Tüm bunlarla beraber İslamcıların Batı merkezli söylemleri içerisinde Medeniyet meselesi çok önemli bir yer tutmakla birlikte Kültür – Medeniyet ve Teknik olgusunun sosyolojik bir tahliline pek rastlamak olası değildir. Genel olarak mesele geri kalmışlığımızın çözüm yolu ekseninde ele alınmış olup Batının ilim ve feni tüm insanlığın ortak malı olarak görülmüş, dolayısıyla teknik beynelmilel, ahlak, din, örf, anane gibi kültür unsurları ise milli olarak algılanmıştır. Kültür – Medeniyet ve Teknik kavramları birbirinden ayrı olgular olarak ele alınmıştır.

Garpçılara Göre Kültür – Medeniyet Tartışmaları

Aslında muasırlaşmak fikri Osmanlı dönemi tüm düşünce hareketlerinin merkezinde yer tutmuş bir fikirdir. Bu açıdan muasırlaşma fikrini bağımsız bir akım olarak tasnif etmek mümkün olmakla beraber eksik kalabilir. Yani Türkçüler ve İslamcılar açısından da muasırlaşmak nitelik farkları ile bir idealdir. Bu açıdan muasırlaşmak fikri Osmanlı düşünce hareketlerinin tümü için mevcudiyetimizi korumanın ve medeni asırda hür ve bağımsız bir biçimde yer alabilmemizin tek mümkün yoludur.

Daha öncede söylediğimiz gibi ayrılık garblılaşmanın nerelerde ve ne kadar olduğu ile ilgilidir. Bu anlamda Garbcılar yekvücut bir yapı arz ediyor olmamakla beraber genel olarak Batıyı her şeyiyle bir bütün olarak görmeye daha yatkındır. Garpçıların fikirlerini en derli toplu görebileceğiz yer Dr. Abdullah Cevdet’in çıkardığı “İçtihat” dergisidir. Garpçılar Osmanlı Devletinin gerileme nedenleri üzerinde yoğun bir fikir çabası içerisinde olmuş ve bu çabanın sonucu onları gerilikten kurtulmanın ve ilerlemenin mecburi ve tek mümkün yolu olarak bütün şekilleriyle Batılılaşmaya yöneltmiştir. Her ne kadar Batılılaşmacı kadrolar içinde de Batının tekniği ile kültürü arasında farklılık vurgusu yapanlar olsa da Batıcılar bütüncül bir Batı algısına sahip olmuşlardır. [10]

Batıcıların içinde Batılılaşmayı kısmi ele alanların başında, Celal Nuri gelir. Celal Nuri Uygarlığı Teknik ve gerçek uygarlık olmak üzere ikiye ayırır. Batı teknik uygarlığın zirvesindedir ama, gerçek uygarlığa erişememiştir. Çünkü Teknik uygarlık ülkeden ülkeye iktibas edilebilir ama gerçek uygarlık edilemezdi. Bu durumda iktibaslar teknik iktibaslarla sınırlı kalmalıydı.[11] Bu cümlelerin analizi yapıldığında Celal Nuri ile İslamcı ya da Türkçü düşünce adamları arasında bir fark görmek pek mümkün olamamaktadır.

Bütüncü Batıcıların en önemli ismi ise Abdullah Cevdet’tir. Abdullah Cevdet 1904’te Cenevre’ de yayınlamaya başladığı içtihat dergisinde görüşlerini ortaya koymuştur. Dergide genel olarak iki soruya cevap aramıştır.

1. Müslümanların düşkünlüğünün nedenleri nelerdir?

2. Müslümanları bu durumdan kurtaracak en etkili önlemler nelerdir?

Bu sorulara Abdullah Cevdet kusurun Asyalı kafamızda ve yozlaşmış geleneklerimizde olduğu, bizi geri bırakının mevcut din ve bu dine göre şekillenmiş zihin dünyamız olduğu, dolayısıyla kurtuluşun önce bunlardan kurtulmakla olabileceği şeklinde cevap verir.[12] Abdullah Cevdet’e göre; “Bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bunu gülü ile dikeni ile almak mecburidir.[13]

Batıcılara göre Batılılaşmak sadece Batı uygarlığının maddi başarılarını alıp getirmekle olabilecek basitlikte bir şey değildir. Eğer bu uygarlığı üreten öz benimsenmezse tüm bu iktibaslar satıhta kalır ve işe yaramaz.[14] Bu noktada İslamcılar Batı uygarlığının özünü Hristiyanlık olarak ortaya koydukları için Batılılaşmayı yalnızca bir teknik aktarımı olarak ortaya koymuşken Garpçılar Batı uygarlığının özünü Hümanizmaya dayandırmışlar ve bu uygarlığı üreten öz ya da zihin alınamazsa uygarlaşmamızın mümkün olamayacağı sonucuna varmışlardır.

Ancak Dr. Abdullah Cevdet’in Batıcılığının bu bütüncü yapısını yinede bütün bir garpçılık cereyanına teşmil etmek zordur. Daha önce söylediğimiz gibi Celal Nuri gibi telifçi batıcıların da olduğu görülecek olursa, Batıdan neler almalıyız, batının ahlakiyatı da alınabilir mi? Sorusu batıcılar içinde zor bir mesele olmuştur. Ve bu soruya verilen cevaplarla ilgili tam bir mütecanislik bulmak zordur. [15]

Batıcıların konuyla ilgili yaklaşımları; “Doğu medeniyeti alanından bir an evvel Batı medeniyeti alanına geçmeliyiz, Batı bir zihniyettir, bir ruhtur, bir kafadır. Bu şekilde alınmasa sadece şuursuz bir taklitten ibaret kalır. Batı çağdaş medeniyettir. Doğu ise karanlıktır. Aklın yaratıcılığını ezen insanları köleleştirendir.[16] En büyük düşman softacılık, gericilik ve irticadır.”[17] şeklinde özetlenebilir.

Burada dikkat çekici iki nokta vardır. İslamcılarla garpçılar (özellikle telifçiler) Batı uygarlığının üstünlüğü ve bu üstünlüğün alınması konusunda müşterektirler. Ancak fark muasırlaşmanın derecesiyle ilgilidir. İkinci dikkat çekici nokta ise İslamcıların da Batıcıların da Batıyı körü körüne taklit yöntemine şiddetle karşı oluşlarıdır.[18]

Türkçülere Göre Kültür ve Medeniyet Tartışmaları

Türkçülere göre dünya milletler çağına girmiştir. Artık milli kimlikler etrafında yeni milli devletler oluşmaktadır. İmparatorluklar çağı kapanmaktadır. Bundan en büyük zararı görecek olan ise Osmanlı İmparatorluğudur. Osmanlı İmparatorluğu iki nedenle en büyük zararı görecektir.

1. Osmanlı Devleti birçok farklı unsurdan oluşan çok kimlikli (millet sistemi) bir imparatorluktur. Dolayısıyla milliyet esasına dayalı gelişmeler Osmanlı unsurlarını da derinden etkilediği için Osmanlı tehdit altındadır.

2. Osmanlının kurucu unsuru Türkler olmasına rağmen baskın ve belirgin bir Türk kimliği yoktur. Osmanlı bünyesinde barındırdığı farklı unsurları bir arada tutabilmek için Türk kimliğini baskın bir kimlik olarak öne çıkarmamıştır. Ancak artık Osmanlı Devletindeki farklı unsurlar da kendi milli kimlikleri etrafında bir uyanış sürecine girmişlerdir. Eğer Türk kimliği bütün unsurları ile canlandırılamazsa varlığımız tehlikeye girebilir.

Bu nedenle Türkçülerin temel tezi Türk kimliği etrafında bir milli devlet oluşturmak ve Türk kimliğini canlandırmak olmuştur.

Millet olabilmenin en önemli unsurları köklü bir geçmiş, güçlü bir kültür ve sağlam bir soya sahip olabilmektir. Bu açıdan Türkçülerin en önemli konuları tarih, kültür, soy ve  ırk olmuştur. Bunların tümü ile ilgili de oldukça derinlikli tahliller yapılmıştır. Özellikle bir milleti diğerinden ayırıcı bir unsur olarak kültür ve kültürü oluşturan örf, anane, dil, din, ahlak ve gelenek gibi konular Türkçülerin ana tartışma konuları olmuştur. Özellikle de dil ve anane meselesi Türkçülüğün en önemli meseleleridir. Bu nedenle Türkçüler doğal olarak Batıya dönük yaklaşımlarını kültürel farklılaşma esasına oturtmuşlardır. Türkçülüğün en önemli ismi Ziya Gökalp’ın temel tezi de “Hars ve Medeniyet” farkı üzerine kurulmuştur.

Ziya Gökalp’e göre; hars millidir, medeniyet beynelmilel’dir. Hars bir milletin dini, ahlaki, hukuki, bedii, iktisadi ve fenni hayatlarının bir toplamıdır. Medeniyet ise birçok milletin içtimai hayatlarının müşterek bir mecmuudur.[19] Ziya Gökalp’e göre; dinsel inançlar, ahlaksal görevler, güzelduyusal biçimler, hukuksal kurallar ve ülküler kültür topluğunun anlayışlarıdır.

Bilimsel gerçekler, sağlık, ekonomi, bayındırlık kuralları, teknik ve genel olarak matematik ve mantık kuralları uygarlık topluluğunun anlayışlarıdır. [20]

Görülüyor ki Ziya Gökalp’te Harsla medeniyeti bir birinden ayıran temel unsur harsın duygulardan, medeniyetin bilgilerden mürekkep olmasıdır.[21] Harsa dâhil olan şeyler yapma değil tabidir. Kendiliğinden tekevvün ve teşekkül eder. Mesela lisan fertler tarafından yapılmış değildir. Dolayısıyla taklitle başka milletlere geçebilen bir şey değildir. Medeniyetse usulle yapılan ve taklitle başka milletlere geçebilen mefhum ve tekniklerin toplamıdır.[22] Ziya Gökalp’e göre Osmanlı medeniyeti iki sebeple yıkılmaya mahkûmdu.

1. Osmanlı İmparatorluğu da tüm imparatorluklarda olduğu gibi muvakkat bir camiadan mürekkepti. Hâlbuki ebedi olan camialar değil milletlerdir.

2. Garp medeniyeti yükseldikçe şark medeniyetini ortadan kaldırmayı istemektedir.[23]

Bu nedenle Ziya Gökalp; Türkçülüğün gayesini halk arasındaki Türk harsını bulup ortaya çıkarmak ve Garp medeniyetini alarak harsa aşılamak olarak özetlemektedir.[24] “Türkçüler, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, Garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir. Fakat garp medeniyetine girmeden evvel, milli harsımızı arayıp bularak, meydana çıkarmamız icap eder.[25] Peki bu nasıl olacaktır. Muasırlaşmak gayesine erişmek için nasıl bir yol takip edeceğiz. Bunu da Ziya Gökalp şu sözlerle özetlemiştir.

“Asriyet – Modernimse aletten (outil) tekevvün eder. Bir zamanın muasırları, o zamanda Aliyat (Technique) hususunda en müterakki olan milletlerin yaptıkları ve kullandıkları bütün aletleri imal ve istimal edebilenlerdir. Bugün bizim için muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi otomobiller, tayyareler yapıp kullanılabilmek demektir; muasırlaşmak, şekilce maişetçe Avrupalılara benzemek değildir. Ne zaman malumat ve masnuat iktibas ve iştirası için Avrupalılara ihtiyaçtan müstağni olduğumuzu görürsek o zaman muasırlaşmış olduğumuzu anlarız. Asriyet ihtiyacı bize Avrupa’dan yalnız ilmi ve ameli aletlerin ve aliyatların (tekniğin demek istiyor) iktibasını emrediyor. Avrupa’da dinden ve milliyetten doğan, binaenaleyh bizde bu membalardan taharrisi lazım gelen bir takım manevi ihtiyaçlarımız vardır ki, bunların da aletler ve aliyatlar gibi garbdan istiaresi iktiza etmez.”[26]

Türkçülerin görüşleri en güzel Ziya Gökalp’te ifadesini bulmuştur. Ziya Gökalp Kültür ve Medeniyet kavramlarını sosyolojinin araçları ile tahlile çalışmış ve güçlü bir tez üretmiştir. Bu anlamda kültür ve medeniyet tartışmalarının en önemli düşünürüdür. Tahlillerini bilimsel temellere dayandırmakta, sosyolojinin imkanları ile tezini güçlendirmektedir. Özetle söylemek gerekirse; Türkçülerin temel meselesi de muasırlaşabilmektir. Muasırlaşmanın ilk adımı millileşebilmektir. Millileşebilmek için Türk kültür, örf, anane ve yaşayışını, yani Türk harsını bulup çıkarmak gerekmektedir. Millileşmek batılılaşmaya engel değildir. Batının tekniğini alarak Türk Harsı ile birleştirip yüksek seviyelere erişebiliriz.

Türkçülerle Garpçılar muasırlaşmak ideali açısından birleşmelerine rağmen, batının kültürel değerlerinin iktibası konusunda keskin bir şekilde ayrışmaktadırlar. Ancak Türkçüler Batının kültürünü reddedip tekniğini almaya dayalı muasırlaşma metodu bakımından İslamcılarla müşterek bir duruşa sahiptirler. Temel fark ise milli kültürümüzün esas kaynağı noktasındadır. Türkçülere göre kültürümüzün kaynağı millet iken İslamcılara göre dindir. Ancak Türkçülerle İslamcılar farklılaşmalarına rağmen uzun süre müşterek noktaların yoğun olduğu bir düşünsel süreç yaşamışlardır.

Osmanlı döneminin fikri ve siyasi akımlarının kültür ve medeniyet yaklaşımlarını özetlemeye çalıştık. Tüm değerlendirmelerde karşımıza çıkan en baskın olgu Batının üstünlüğü, Osmanlının geriliği kabulüdür. Bu kabul etrafında gelişen yaklaşımların ortak iradesi ise Batılılaşmak arzusudur. Yaşamak için muasırlaşmak mecburiyeti tüm fikri ve siyasi hareketlerin ortak idealidir. Dolayısıyla dönemin tüm hareketleri temelde Batıcıdırlar. Ayrıştıkları nokta ise Batıdan alınacakların muhtevası ve metodu ile ilgilidir. İşte tam burada da kültür ve medeniyet yaklaşımları devreye girmektedir. Türkçüler ve İslamcılara göre kültür milli, teknik beynelmileldir. Batıcıların önemli bir kesimine göre ise medeniyet bütündür. Tekniği üreten zihniyeti ondan ayırmak mümkün değildir.



[1] İlber Ortaylı, Avrupa ve Biz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul Mart 2008, II. Baskı, Sh: 37

[2] İlber Ortaylı, Gelenekten, Geleceğe, Ufuk Kitaplar, İstanbul, Şubat 2005, 10. Baskı, Sh: 18

[3] Tarık Zafer Tunaya, Türkiyenin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ağustos 2004, 1. Baskı, Sh: 18

[4] Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ekim 2007, 2. Baskı, Sh: 62

[5] a.g.e., Sh: 63

[6] Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi - II, İsmail Kara, Risale Yayınları, İstanbul, 1989, 2. Baskı, Sh: 419

[7] Safahat, M. Akif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünden, İnkılap ve Aka yayınları, İstanbul, Ağustos 1944, 2. Tab, Sh: 187

[8] M. Ertuğrul Düzdağ, Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, İz Yayıncılık, İstanbul 1991, 1. Basım, Sh: 76 - 77

[9] Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi – I, İsmail Kara, Risale Yayınları, İstanbul, 1987, 2. Basım, Sh: XXII.

[10] Tarık Zafer, Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ağustos, 2004, 1. Basım, Sh: 68

[11] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998, 7. Baskı, Sh: 254

[12] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, Ocak 2008, 12. Baskı, Sh: 412

[13] Bernard Lewis, a.g.e, Sh: 238

[14] Niyazi Berkes, a.g.e., Sh: 415

[15] Tarık Zafer, Tunaya, a.g.e., Sh: 69

[16] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., Sh: 130

[17] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, Ötüken, İstanbul, 2006, 6. Basım, Sh: 38

[18] Peyami Safa, a.g.e., Sh: 71

[19] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Elips Kitap, Ankara, Ocak 2009, 2. Baskı, Sh: 29

[20] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Bordo – Siyah, İstanbul, 2008, 7. Baskı, Sh: 48

[21] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Elips Kitap, Ankara, Ocak 2009, 2. Baskı, Sh: 36

[22] Ziya Gökalp, a.g.e., Sh: 32

[23] Ziya Gökalp, a.g.e., Sh: 40

[24] Ziya Gökalp, a.g.e., Sh: 40

[25] Ziya Gökalp, a.g.e., Sh: 41

[26] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, Ötüken, İstanbul, 2006, 6. Basım, Sh: 57